Showing posts with label Unutus. Show all posts
Showing posts with label Unutus. Show all posts

8.12.08

Bekleyiş Unutuş / Maurice Blanchot / Sayı 2


Bekleyiş Unutuş

Maurice Blanchot

II


Unutmak, gizli yetenek.

Unutmayı, saklanmış olan, gizli yetenekle kurulmuş bir uyum olarak kabul etmek .

Unutmaya, onun bize geldiğinden fazla yaklaşmıyoruz, ama birdenbire, unutmak önceden beri hep orada olmuş oluyor ve unuttuğumuz zaman, çoktan her şeyi unutmuş oluyoruz, biz unutmanın devinimsizliği ile orantılı olarak, unutmaya doğru hareket ederiz.

Unutmak, unutulan bir ilişkidir. Öyle ki, ne ile kurulduğunu gizli tutar ve bu gizin gücünü ve anlamını alıkoyar.

Unutmada, kaçıp giden bir şey ve unutmaktan kaynaklanan, aynı zamanda da unutmanın kendisi olan bir dolambaç vardır.

* Biraz sonra, sukunet içinde, çoktan her şeyi unutmuş olabilme ihtimaline karşı temkinli olarak, uyandı.

Bir sözcüğü unutmak, bu sözcükte bütün sözcükleri unutmak.

* “ Gel ve bize yok olan şeyin mülkiyetini, bir kalbin devinimini geri ver.”

* Unutmanın kendini söze bırakabilmesi ve sözün onu, sanki kendi kıvrımlarıyla, onunkiler arasında bir uyum varmış gibi kabul etmesi tuhaf şeydi.

Unutuşun ilerlediği yönde yazmak .

Unutuşun, her sözden önce dile gelmesi, her sözün unutulmaya mahkum olduğunun yanı sıra, unutmanın sözün içinde huzur bulduğunu ve onu gizli olanla uyum içinde tuttuğunu simgeler.

Unutuş, kendisine her gerçek sözün verdiği huzurla, kadının unuturken bile konuşmasına izin veriyor.

Unutuş, her sözde huzur bulsun.

* "Bu yere bir kez daha girmeyeceksin." –—"Gireceğim, ama bir kez bile değil."

Gözlemlenmemiş olanı gözlemek.

*Adam, kadının sözlerinden, unutuşun nasıl bir sukunet içinde, söze yaslandığını öğreniyordu.

Unutmanın soluk alıp verdiği yer, hafıza.

Adama, kadından ulaşan ve bütün hikayenin üzerinden geçen nefes, unutmanın soluması.

* Unutmanın içinde, yerinden ayrılmış olan şey, unutuştan kaynaklanan dolambacı tam olarak saklayamaz.
"Ölümü unutmak, bu sahiden ölümü hatırlamak mı olur? Ölümle uyuşabilecek tek hatıra, unutmanın kendisi midir?" –— "İmkansız unutuş. Her unutuşunda, unutarak hatırladığın şey ölümdür."

Ölümü unutarak, unutuşun ölüme bahşettiği ve içinde ölümün unutuşu desteklediği o yerde bulunmak ve ölümden unutmakla, unutmaktan da ölümle kaçarak, böylesine ikili bir kaçışla, gerçek bir dolambacın girmek.

Unutmaktan yola çıkarak hareketsiz bir bekleyişe başlamak.

* Gözlemlenmemiş varoluşu gözlemek.

Bir anlığına kadına bak, omzunun üzerinden, ona doğru tamamlamayacağın bir bakış at, ona bakma, bak; sadece tamamlamayacağın bir bakış at.

Kadın nerdeyse fazlaca oradaydı, orada değildi, orada bulunuşuna doğru eğilmişti, yok da değildi, kendindeki varoluşunun gücüyle etrafındaki nesnelerden ayrılmıştı.

* "Peki o halde neden devam edeyim?" –— "Bunun nedenini biliyorum; böylelikle kendi önünüzde, konuşmayacağınızı kesinlikle onaylayabilirsiniz." –— "O halde size söyleyemediklerime karşı biraz daha anlayışlı davranın."

Kadının söylediği şey, -adam onu, buna karşı uyarmamış değildi- yiğitçe, varlığını gizleyerek savaşmayı bırakmıyordu. "Neye karşı?" –— "Bunu keşfedebilseydik, şüphesiz bu savaşın ödülüne kavuşmuş olurduk." –— " Ama neye karşı?" –— " Bunu bilmek için savaşmanız gerekir." –— " Eh peki, bunu biliyorum; bu, bu varoluşa karşı." –— " Hangi varoluşa?" — " Çağrınıza yanıt vermiş olan, benimkine." Ve adam susarken: "Ya siz, siz de benimle birlikte savaşır mısınız?" –— "Sizinle birlikte savaşırım, ama sadece benim gibi, sizin de varoluşunuzu kabul etmeniz için."

Kadın, -adam, bunu iyi anlamıştı- onu kendi varoluşundan şüpheye düşürmeyi isterdi; hiç olmazsa, 'kuşku' sözcüğü, kadının ona yüklediği kadar büyük bir güce ve onura sahip olsaydı.

"Sizden şüphe etmiyorum , sizden asla şüphe etmeyeceğim." –— " Bunu biliyorum, ama varoluşumdan mı bahsediyorsunuz?" –— " Ondan daha da az şüphe ederim." –— "İyi bakın, onu bana tercih ediyorsunuz."

Kadın nerdeyse fazlasıyla oradaydı, acı içinde, onun sürekli var olmasına izin veren gücü aşacak biçimde, oradaydı, orada , adamın karşısında hareketsizdi; onu takip ederken; hatta onun karşısına geçmişken ve konuşurken; kendi varlığının yanındaymışçasına konuşurken, yaklaşırken, orada bulunuşu nedeniyle yaklaşırken, çok fazla oradaydı.

Kadının varoluşu üzerine geliş.

Kadın, yaklaşırken, varoluşunu daha yakın hale getirmeden, sadece varoluşunun alanı içinde yaklaşırken.

Kadının varlığının, onda varolan şeylerle hiçbir ilişkisi yoktu.

Adamın, tuhaf bir ışık huzmesi gibi, iyice dikkate alması gereken şey, kadının, kendi varlığım dediği şeyi sürekli denetim altında tutarak, adamın, kadını dışarıda bırakan varlığı ile bir takım ilişkiler kurmayı başarabileceğini onayladığı şüphesiydi. Kadın konuşuyor, varlığı hiçbir şey söylemiyordu, kadın başını alıp gidiyor, varlığı orada duruyordu; beklemiyordu, beklemeye yabancıydı ve daha önce hiç beklememişti. Adam onu, ikisinin arasında bir ayrım yapmadığına ikna etmeye çalışıyordu: kadın başını salladı; "Benim kendi ayrıcalıklarım, onun da kendi ayrıcalıkları var. Bunda sizi bu kadar kendine hapseden ne var?" –— "Çünkü o sizi var ediyor." –— " O beni var etmiyor. O , ikimizin arasında, bunu hissetmiyor musunuz?" Adam düşündü, nerdeyse acı içinde, "Bana söylemek istediğiniz şey bu muydu?" –— "Ama o size bunu söylememe engel oluyor." –— "Ama şimdi söylüyorsunuz" –— " Henüz söylemedim."

* İstemek ama konuşamamak; istememek ama sözü ağzından kaçırmak; böylece dinleyiciyi alttan almayı zorunlu kılan tek bir eylemde konuşmak-konuşamamak.

İstemeden konuşmak, konuşmak istemek, konuşamamak .

* "Bu durumda, benim için de aynı şey geçerli." –— "Hayır, bunu iyi biliyorsunuz. Neden benim sizin varlığınızla böylesi ilişkilerim varken, siz benimkiyle bu ilişkileri kurmayarak beni reddediyorsunuz." –— "Sizi reddetmiyorum." –— "Ama belki de onunla konuşursunuz?" Kadın düşündü ve birden bire heyecanla "Birlikte olmaları gerekir, onlar birlikteler, bizi kendilerinden uzakta tutuyorlar." Adam ona doğru baktı: "Eh, peki o zaman, biz onlarsız anlaşırız, birbirimize dengiz." –— " Evet, biz onlarsız anlaşırız." Kadın sözünü hemen tamamladı: "Sadık olacak mısınız?" –— " Olacağım." Ve bunun sonuçları üzerine düşünen adam : "Bunun için ne yapmam gerekir?" Kadın katı bir inançla tekrarladı : "Sadık olacaksınız, onurlu davranacaksınız."

Adam, kadını korkutan şeyin ne olduğunu kısmen biliyordu. Yine de kadın, bir an içinde, sanki adamı söylemek istediği şeyin içine çekercesine hızlı bir hareketle, kısık sesle: "Beni terketmeyin, beni terketmeyin, bu ölümden beter olur" dediği zaman, ilk kez onun acı çektiği gerçeğiyle incindiğini hissetti.

* "Sizin yanınızda kendi varlığıma daha fazla katlanamıyorum."

* Beklediler, birbirlerini bulmaya çalıştılar, birbirleri için varolmaya çalışarak, kendi varlıklarından yüz çevirdiler. Kadın, ona doğru sadece bekleyişin derinliklerinden geliyordu; bunu düşünmek bile ne kadar basitti. Kadın, varlığının kesin kararı sonucunda, bütün bekleyişlerin dışında, oradaydı, çünkü artık kendi kendini beklemeye zorlayamıyor, durmaksızın, gizli gizli, açıkça ve bu en basit isteğin heyecanıyla "Daha fazla bekleyemeyeceğim." diyordu. Bu yüzden, kendini bekleyişin sonsuzluğu önünde bulan adam olmuştu.

Varlığı beklerken, buluşmuşlardı.

* Bekleyişin içinde, kayıp zaman.

Beklemek zaman verir, zaman alır ama alınan ve verilen aynı şey değildir. Sanki, beklerken, sadece bekleyecek zamandan mahrumdu.

Zaman bolluktan mahrumdu, bu eksik zaman bolluğu.
"Bu daha uzun sürecek mi?" –— " Daima, eğer onu bir süre olarak duyarsanız." Beklemek, ona beklemek için zaman bırakmıyordu.

* Ölebilecekleri fikrini kaybetmiş gibiydiler, işte buradan çaresiz bir sukunet, dayanılmaz gün ışığı ortaya çıktı.

* Onayladığın zaman hala sorguluyorsun. Çünkü beklerken konuşmak gerekir.

* Bekleyiş, sözleri duyarsızca, sorulara dönüştürdü.

Bekleyişin içinde, bekleyişin taşıdığı soruyu aramak. Bulabileceği, ne kendine mal edebileceği bir şey, ne bir soru, ne de düzgün bir sorgulama biçimiydi. Adam onayladığını söylüyordu, aramıyor, sorguluyordu, ve belki de bu ne onaylayan, ne de sorgulayan, bekleyişin kendisine sadakatsizlik etmekti.

Bekleyişin kendisinde taşıdığı soru; o, bu soruyu, kendisiyle karıştırmadan taşır. Bu sanki, bekleyişe ait olmasa da, onun sonuna gelinse de, bitimsiz olsa da, bekleyişin sonunda ortaya sunulabilecek bir soruydu.

Bekleyiş sorusu: Bekleyiş, kendisinde, sorulmamış bir soru taşır. İkisinin arasında, genelde en güçsüz bekleyişlerdeki gibi silik bir sorunun içindeki sonsuzluk vardır. Sorgulamaya başlanıldığı anda, bu soruyu tüketecek bir cevap ortaya çıkmaz.

Beklemek, kavuşmaya çalışmak; ortaya sorgulayan bir şey çıkartmamak, cevap verene ise hiç dokunmamak; cevabın özüne uygun ölçüt; sınırlayan değil; sınırsızlığı saptarken ölçü olacak bir ölçüt.

* Hiçbir soruya cevap olmayan bir cevap bekleyerek kendini kadını sorgulamaktan alıkoyuyordu.

"Konuşmak istediğiniz kişi gerçekten ben miyim?" –— "Evet, sanıyorum o sizsiniz." — “Peki, ya daha fazla konuşmak istemediğiniz zaman, o kişi yine ben mi olacağım?" — "Bu size bağlı, dayanıklı olmak gerekir."

Onu sorgulayamıyordu; kadın, bunu anlayabiliyor muydu? Evet, bunu biliyordu. Bu bir yasak gibiydi; ikisinin arasında, ikisinin de farkına varmak zorunda oldukları bir şey, peşinen söylenmişti. “Daima bende ve sanki benim önümde; tam size söylediğim zaman, söylemek istediğim şeyin üzerine gölgesini düşüren bir şey, orada.”

Dile gelmemiş bir anlaşmayla, önceden kabul ettikleri hakikatin, onların sözlerinde yeri yoktu.

Dile getirmeyip de, yalnızca sakladığı sorularının gücünün, doğrudan hayatının içinden çıkarılmadığını hissediyordu; ilkin hayatını, beklemek eylemiyle tüketmesi gerektiğini ve bu şimdisi olmayan, şimdiki zaman içindeki varoluşla, kadının söylemekten kaçındığı şeyleri, onun için açık ve huzur verici hale getireceğini hissetti. Ama, kadın bunu söyledi mi? Evet, söylemekten bu şekilde kaçınmıştı. Sanki aynı söz hem ifade etmiş hem de ifadenin üzerini örtmüştü. Böylelikle, kadının söylediği abartılı sözleri, doğru olanlardan sakince ayırmak adama kalmıştı.

"Eğer yaşıyor olsaydık..." –— "Ama zaten yaşıyoruz!" –— " Siz öylesiniz, ama beni, sizin içinizde yaşamayan bir şey ile sorguluyor ve bende daha fazla yaşamayacak bir şey bulmaya çalışıyorsunuz. Acı olan bu, bu iç sıkıntısı."

* Bekleme eylemi: Adam kadının, bekleyerek ondan yüz çevirdiğini düşünüyordu, yine de, onu görmek için arkasını döndüğünde, kendinden yüz çeviriyor ama böyle yapmadıkça da artık kadını göremiyordu.

* Beklemek, zamanın hep fazla gelmesi ve zamanın kendinden yoksun olmasıdır. Bu zaman yoksunluğu bolluğu, bekleyişin süresidir.

Beklemek eylemi içinde, bekleyişe izin veren zaman, ona daha iyi karşılık gelmek için kaybolur.

Zamanın içinde yer alan bekleyiş, beklemek için bir neden bırakmayan zaman yokluğuna açılır.

Beklemesini sağlayan zamanın yokluğudur.

Ona bekleyecek bir şey veren zamandır.

Bekleyişin içinde, beklemenin, bekleme imkansızlığı olduğu, zaman yokluğu hüküm sürer.

Zaman, zaman yokluğu baskısının kendini gösterdiği, imkansız bekleyişi, mümkün kılar.

Bekleyiş bir son koyulmadan sona gelir zamanın içinde.

Adam, zaman son bulduğunda, zaman yokluğunun da dağıldığını ya da kaçtığını biliyor. Ama, bekleyiş içinde, zaman, kendi sonu ya da şeylerin sonu gibi, her zaman beklenecek bir şey verdiği takdirde, adam daimi olarak, bunun ya da her şeyin sonunu beklemenin önündeki engelleri kaldıran, zaman yokluğuna yazgılı olmuştur.

* Beklemekle karşılığını bulmuş, karşılığını bulmuş-hayal kırıklığına uğramış bekleyiş.

* "Bu varoluş." –— "Sizinki mi? Benimki mi?" –— " Onlar birbirlerinden bu kadar kolayca ayrılmıyorlar, bunu biliyorsunuz. Benim varoluşum sizin için çok güçlü; o, ilginizi çekiyor ve sizi fazlasıyla kendine bağlıyor. Buna rağmen o, bana, sizin varoluşunuzu artık nerdeyse hiç hissetmediğim için kendi silikliği içerisinde çok güçlü ve nerdeyse karşı konulmaz gibi görünüyor."

Adam, bunu daima önceden sezmişti. Eğer bekliyorsa, bunu yalnız olmadığı, kendi yalnızlığından kaçarak, bekleyişin yalnızlığı içinde dağılıp gittiği için yapıyordu. Daima bekleyen tek kişi olmuş ve onu hiç yalnız bırakmayan bekleyişle kendinden ayrılmıştı.

Bekleyişin sonsuz dağılmışlığı, çok yakında gelecek olan sonuyla birlikte daima tekrar toparlanır.

* Eğer her düşünce, düşünce eylemine yapılmış bir anıştırmaysa, eğer kadın, her defasında düşünceyi, düşünebilmek için erteliyorsa...

Adam bekleyiş içindeyken, bekleyiş hakkında soru soramıyordu. Ne bekliyordu, neden bekliyordu, bekleyişin içinde beklenecek ne vardı? Bekleyişin özü, onun ortaya çıkardığı ve kendisinin dışında kalan bütün sorgulama biçimlerinden kaçmaktır.

Bekleyişle, her olumlama, adamın ansızın yakalanmış olabileceği, bir boşluğa açılıyor ve bütün sorular, sessizce birbiri ardına eklenerek çoğalıyordu.

Bekleme düşüncesi: kendisinin düşünülmesine izin vermeyen şeyi beklemek düşüncesi, bekleyişin taşıdığı ve bu bekleyişle ertelenmiş olan düşünce.

* "Sizin yanınızda, varlığıma daha fazla katlanamıyorum." –— " O benim yanımda değil, o bir başkasının yanında varolmayı kabul etmezdi." –— "Ama yine de, orada." Oradaydı.

Adam kadına, bu fikre hapsolmaması gerektiğini söylemeye çalıştı. Ona önem vermeksizin, ondan yüz çevirmek en iyisiydi. Bu kolay olurdu. O zaten ilgi beklemiyordu. "Siz de onu düşünmemelisiniz." –— "Ben bunu hiç yapmıyorum; hem onu düşünsem de, onu düşünmezdim." –— "Ama bunu isterdiniz, bunu sürekli isterdiniz." –— "Onu görmüyorum. Sadece siz burada olduğunuzda." –— "Ben hep buradayım." –— "Siz burada olduğunuzda, artık söz konusu olan şey tam olarak zaman değil." –— "Eğer onu görmüyorsanız, görülmesi gerekir." –— "Arzu ettiğiniz şey bu mu?" –— "Bundan başka bir şeyi arzulamıyorum. Ona bir kereliğine ve hepsi için bakmanızı arzu ediyorum." –— "Peki neden?" –— "Onun benden ne kadar farklı olduğunu görebilmeniz için." –— "Ama onda sizden başka bir şey görmeyeceğim."

"Kendi varoluşunuzu reddedecek kadar ileri gider miydiniz?" Ve kadın cevap vermeyince: " Ve eğer ben de onu reddetseydim, kendinizi zarara uğramış hissetmeyecek miydiniz? Kendiniz ve varoluşunuz arasında ayrım yapamazsınız" –— "Sizin bizzat yaptığınız ayrım hariç." –— "Ben bunu yapmıyorum. benim yaptıklarım sizi, varoluşunuzdan ayırma niteliği taşımıyor." –— "Biz birbirimizden farklı değiliz, bunu iyice hissediyorum. Dayanamadığım şey onun bir şekilde görünür kıldığı bu duyarsızlık."

Varoluşu belirginleştiren duyarsızlık.

"O, sizi bu duyarsızlıkla kendine çekiyor." –— "Ama, o beni kendine çekiyor mu?" — " Siz onu kendinize çekiyorsunuz, ikiniz de çekiciliğin bölgesi içindesiniz."

Onda duyarsızlığın bulunuşu, onun çekiciliği.

* Bekleyiş ve unutuş, umursamazlık ve düşünce; bekleyişte kendisini bekletmeyeni; unutuşta kendisini unutturmayanı; umursamazlıkta umursayanı; düşüncede düşünülmeyeni onaylıyorlardı.

Unutmanın, onlar için yaratabileceği varoluş: Bütün şimdiki zamanların dışında, varlıkla hiçbir ilişkisi bulunmayan, bütün olanak ve olanaksızlıktan yüz çevirmiş bir varoluş.

* Kadın, bütün sürprizlere kıyasla daha ani, bütün ağır süreçlere kıyasla daha yavaş unutuyordu.

"Zaman zaman sadece unutmak için, unutmanın gücünü algılanabilir tutmak için hatırladığınız izlenimine kapılıyorum. Hatırlamak istediğiniz şey , unutmanın kendisi." — " Olabilir. Unutmama iki adım kala hatırlıyorum. Bu tuhaf bir izlenim." –— "Tehlikeli boşluk; iki adım çabuk geçilir." –— "Evet. Ama daima iki adım daha olacak. Ne zaman beni takip ettiğinizi hissetsem asılında önümde oluyorsunuz." –— "Sizi takip ediyorum, sizi takip etmek isterdim."

* Hatırlamak kadını, kendi kendine ona doğru gelmeye zorlayan, umursamaz farklılıktan başka herhangi bir hatıradan bağımsız olan, çekim eylemiydi.

Adam kadının hatırlamadığından, ama sadece onun devinimsiz varoluşu üzerine geldiğinden emindi. Bu hatıra nasıl paylaşılabilirdi?

Hatıra, unutmayı, içinden çıktığı hakikatin ölçütü gibi getiriyordu.

* Kadın, kendi varoluşunu tüketmek için kelimeden kelimeye koşarak, konuşuyordu.

* "Benim hatırama bağlı olmanızı istemiyorum. Bu yüzden kendimi hatırlamadım. "

* "Kendimi hatırlamıyordum; hatırlayan şey benden kaynaklanmıyordu." –— "Ama, bunu iyi biliyorsunuz: siz benim için bir hatıra değildiniz hem bu yaşadığımız sıkıntılardan biriydi. Karşısında, uğrunda hatırasız kaldığınız benim için kendi kendisini hatırlayan sizsiniz." –— "Yine de hatırlıyorum, çünkü siz beni çağırmıştınız." –— "Ben size yardım etmek istiyordum." –— "Beni bana kadar getirerek mi?" –— "Size yardım etmekten başka bir şey istemiyordum." –— " Evet, biraz yardımın faydası olur… " –— "Sadece alçakgönüllü bir rolüm var, bunu biliyorsunuz. Sizin söylemeyi çok istediğiniz şeyi, üzerine çarptığı zaman size geri göndermeye yazgılı olan , bu odanın duvarıydım." — "Alçakgönüllü bir rol. Yine de bekliyordunuz, hep bekliyordunuz." Adam gülümseyerek: "Bekliyordum" dedi, "Kusursuzluğu bekliyordum. Bir duvarın özü, beklemeyi bilmektir." Kadın "Bekliyordunuz" diyerek devam etti, "Sadece beklemekten hoşnut olamadınız." Adam durumu enine boyuna düşündükten sonra neredeyse razı olmuştu. "Olabilir. Elimden geleni yaptım. Ama memnuniyeti beklemekte bulmayı arzu etmiyordum. Beklemek, bu, bu kadar kötü müydü?" — "Korkunçtu." –— "Peki ya bekleyişten yoksun olduğumuz zaman?" –— "Bu en korkutucuydu." –— "Bu derece mi?" –— "Bu derece, beni gördüğünüz gibi." Adamın, görünmeyen acısını, daha da görünmez kılmak için yüzünü elleri arkasına saklamış olan kadını gördüğü gibi. Evet, onu görmesi gerektiği gibi.

Görünmeyen kederiyle, daha da görünmez kılınmış olan bir yüz.

* Adam ona sordu: " Sizi aramak için buraya gelmiş olduğumu ve sizi bulduğumu hissetmiyor musunuz? O zaman geri kalan şeylerin ne önemi var?" –— "Yeniden buldunuz, belki de , ama beni bulmaksızın." –— "Ne demek istiyorsunuz?" –— "Kimi bulduğunuzu bilmiyor olduğunuzu." Bu sözü hafife alan adam: " Elbette, ama bu da olanların güzelliğine ekleniyor. Bana tanıdıktan çok yabancı olduğunuzu iyi biliyorum. Bu muhteşem bir izlenim." –— "Kadın size yabancı, bense sadece tanıdığınızım, bunu iyi hissediyorsunuz." — "Ben durumları başka türlü görüyorum. Sizinle birlikte, ikimize de yabancı olana karşı, yakınlık içindeyim." –— "Korkarım ki bu ikimize aynı biçimde yabancı değil." — "Bunu neden bu kadar üzülerek söylüyorsunuz?"

* Uzun zaman, sırrın, yakınlaşmasından daha önemsiz olduğuna inandı. Ama burada, yakınlaşma, yakınlaşmaktan uzaktı. Hiçbir zaman buradan daha uzak, ya da yakın olmamıştı. Demek ki ona yakınlaşmak gerekmiyordu, sadece dikkatle yönünü saptamalıydı.

* "Hiçbir zaman bana gelmiyor, sadece benim ayrı olduğum ve benim kendi ayrımım olan o gizeme gidiyorsunuz."

* "Gizli gizli burada bulunduğunuzu hissediyorsunuz. Yine de, burada benimlesiniz." –— "Eğer burada sizinle beraber olmasaydım, bu daha az gizli olurdu. Gizem, burada sizinle birlikte olmak. Ve neden bir gizemden, bir sırdan bahsetmek? Bu sözler beni dehşete düşürüyor." –— "Bu doğru. Ama biz, onların bizden saklamak istedikleri şeyleri keşfetmek için buradayız." –— "Gizemli olan hiçbir şey yok, bir hiçten gizem yaratıyoruz."

Adam kadına baktığı zaman; gizemin - ona dehşet verdiğini söylediği sözcüğün- de, bu baştan aşağı gözle görünebilir olan ve böylelikle bir engel haline gelen varoluşun içinde, gerçek bir gecenin karanlığı gibi, görülebilir olan tek şeyin belirginliğiyle, kendini açığa vurduğunu çok iyi biliyordu. Buna rağmen, varoluş gizemi ne aydınlatıyor ne de var ediyordu.Adam bu varoluşun gizemli olduğunu söyleyemezdi, aksine, öylesine gizemden yoksundu ki, onu keşfetmeden ortaya çıkarmış oluyordu.

* Gizemli; ne olduğunu keşfettirmeden kendini ortaya çıkaran şey.

* Ya kadın ondan bahsettiğinde? Artık ondan bahsettiği için , gizemli değil miydi?

* Gizem, açıklanmayı dayattığı için değil- bu olamaz-, kendisi hariç, en basit ve en hafif olanlar dahil, diğer bütün sözcüklerin dile gelebileceğini savunarak, onların üzerine yıktığı ağırlık yüzünden adama kaldırılması güç geliyordu. Boş sözlere duyulan bu büyük ihtiyaç onları eşit öneme, eşit umursamazlığa indirger. Hiçbiri ötekilerden daha önemli olamaz. Önemli olan, hepsinin, onları söyleme olanağı tüketilmeksizin, tüketildikleri eşitlik içinde, eşit olarak söylenmeleridir.

* Onu belli eden ve belli kılan şey tarafından saklanıyor mu?

* "Henüz size söylememiş olduğum her şey, sizin içinizde bir yerlerde çoktan unutuldu." –— “Unutuldu, ama benim içimde değil." –— "Sizin içinizde de." Adam düşündü: "Bana bu tek şey dışında, her şeyi, söylenebilmesi mümkün olan her şeyi söyleseniz, ben bu şeyi, sizin onu bana doğrudan söylemenizden daha dolaysız olarak bileceğimi hayal ediyorum; o bana özgür kalırken teslim edildi." –— "Ama istediğiniz şey, benim hayatım. Söylenecek daha fazla şeye sahip olmamak için, daha fazla yaşamamam gerekirdi." –— "Tam anlamıyla hayatınız değil, aksine, onu ayrı tutuyorum." –— "Demek ki, hayatımdan daha fazlasını istiyorsunuz."

Fransızca Aslından Çeviren: Damla Şıkel
Kaynak: Maurice Blanchot, L’ attente l’ oubli, Gallimard, II: 67-83

Not: Bu yazı, Monokl'un 2007 Şubat'ında çıkan 2. sayısında yayımlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...

Bekleyiş Unutuş’ta Zamansızlık ve Olumsuzluk Hegel ve Blanchot Söyleşisi / Rhonda Khatab / Sayı 2


Seyrek bir şekilde döşenmiş otel odasının minimalist hanesinde başlayan Bekleyiş Unutuş, anonim olarak, sırasıyla, II ve Elle diye bilinen bir erkek ile bir kadının karşılaşmasını anlatmaktadır. Olay örgüsü bu şahısların ilişkileri etrafında dönmektedir, ilişkilerinin doğası diyaloglarındaki meseleyi oluşturur. Bununla birlikte, diyalogları ara ara, onların kendi konuşmalarında da olduğu gibi, esasta aynı kargaşa ve bocalamayla telkin edilmiş bir anlatıcının sesi vasıtasıyla ortaya çıkmaktadır. Bir zaman birbirleri için hissettikleri isteği yeniden keşfetmeye çabalarken, adam ve kadın, çekiciliğin ve iticiliğin dalgalı ilişkisine tutulmuşlardır. Beklemenin ve unutmanın izlekleri; geçmiş bir olayı hatırlamanın beyhude çabaları sırasında, çelişkili bir biçimde, onların aynı zamanda geçmişteki olayın yinelenmesini beklemesinde ve de konu içerisinde gösterilmektedir. Bu olay onların ilk karşılaşmalarını oluşturmaktadır, ilk karşılaşmanın hatırası onların gelecekteki ilişkilerini etkileyecektir. Bununla birlikte, her biri, bu ilk karşılaşmanın nasıl olduğunun algısına sahiptir ki bunun hatırası, kararlı bir biçimde, zamanla değiştirilmektedir. Çift, bu çelişkinin üstesinden gelme girişimlerinde, uzun sohbetlere bağlanmaktadır. İlkin, II olaya dair kendi algısını ifade eder. Kendi hesabına, muğlak öğeleri değerlendiren Elle, II onun kelimelerinin eksiksiz bir biçimde suretini çıkarmaya çalışırken, olayların nasıl olduğuna dair kendi yorumunu anlatır. Zamanla, II ve Elle, olayın karşılıklı olarak dengede olan bir görüşüne ulaşmayı başarır. İronik olarak, bu, onların varabilecekleri bu noktadaki bekleyiş ve unutuş aracılığıyla olur.

Dağınık bir dönemselliğin bir örneği olarak Bekleyiş Unutuş, kendini, öz-düşünümsel (self-reflexive) ve kendinden çekici (self-engaging) bir eleştiri olarak gerçekleştirmek için yerinden-çıkarıcı esnekliğinden ustaca yararlanır. (Yerinden çıkarma bütün dilin bir özelliğidir.) Bekleyiş Unutuş, kendisinin konuşma hakkı’ndan kararlı vazgeçişi vasıtasıyla varlığın sesinin kısılmasına yardım eder. Hikayedeki ‘zaman’ sanki delirtilmiş ve menteşelerinden koparılmış gibi işler. (WD 78) Zaman ‘imkansız’ın düzenine sahiptir: Kronolojik zaman; geçmiş, şimdi ve geleceğin her birinin oluşu ile birlikte, mekanda sıvılaşmış gibidir. Şimdiki zaman, daha gelmeyen bir geçmişin anormal yapısına sahiptir. Ağırlık merkezinin yerinin değişmesiyle, yörüngesiz dönen yazılı kelime, unutuşun içine sokulur. Yazmanın sonsuz zamanı; bir yerinden çıkarma aracı, etken bir varlık olarak kendini silen öz ve anlamın eşanlılığının varlığa sonsuz itaati olarak çalışır. Beklemenin ve unutmanın izlekleri, birlikte alındığında, iz’in salınan yapısını somutlaştırır ve belirlenmeyi inkar ve varlığın biteviye aranışını askıya almak için işler.

Sözdizimi düzeyinde, oxymoron (çelişen kelimelerden oluşan ifade) kullanımıyla dil yansızlaşmaya uğrar: “hiçbir şey söylemese de, kız daha fazla sessiz kalamadı.” (AwO 4) Ve bu antistrophic (Grek edebiyatında kıtaların evrilmesi biçemine ilişkin) devrikleştirme aracılığıyla da olur: “Unutma ve bekleme. Birleştiren bekleme dağıtır; dağıtan unutma birleştirir. (AwO 32) Bu ikinci alıntı, anlatıcı kompozisyonun yabancılaştırılmış özünün kendinden sıyrılan ritminin belirimidir. Bu tempo doğrusal olmayan bir ivmeye işaret eder, kendinden yayılan bir itici etmene: kökenin her noktasından, emin bir şekilde kaçınan, bir dönemsele. Böylece, Blanchot, dolambaçlı yolun (detour) ivmesini telaşsız tanımlar: “Bu sırada, ki ritimdir; konuşma, sırayı ve kendisini saptırana doğru yönlendirilir. (IC 31) Bu salınan ritim beklemenin (geleceğin bir tahmini olarak) ve unutmanın (geçmişin katli olarak) izlekleri vasıtasıyla düşünceyi yarıda kesmek için faaliyet gösterir: “Unutmada bu defedilendir. (AwO 45) “Bekleme aracılığıyla, düşünceden defedilen, kendisinin dolambaçlı yolu olmuş düşünceye geri döner.” (AwO 41)

Hikayenin öz-düşünümsel dili moebius yapısının dokuyan şekline benzer. (1) Düşünce onun kendi (her daim halihazırda değişmiş) özüne bir geri dönüşün büyülenmesinde yakalanır: farkın bir tekrarı. Bunun periyodik olmayan devrimi spiralin imajına ilham verir: kendi etrafında eğrilerek uzayan bir döngü, o geri dönüşünde kendini yerinden eden…Döngüsel dilin doğuşu kendini, birbirini asla tanımamanın imkansızlığı acısını birlikte çeken kahramanların bağlandığı dolambaçlı dil aracılığıyla ifşa eder.

Bir yakınlaşma ve kaçma hareketi içinde dili yönlendiren, sürekli kendi ekseni etrafında dönen ritmin bir sonucu olarak, zamanın kendisi muallakta bırakılmıştır, Bekleyiş Unutuş’ta.(2) Blanchot’da, bu askıda kalma, büyülenme olarak yeniden dillendirilmiş ve dolayısıyla askıda kalma; cazibe, çekicilik, içine çekme ve dikkat çekme yetilerini kendine mal etmiştir. Yazmak, “zamanın yokluğunun cazibesine kapilmak”tır. (SL 30) Blanchot’daki zamansızlık, varlığın sürekli ilgası aracılığıyla, aşkın olarak belirtilmişi yıkar: “zamanın yokluğunun zamanının ne şimdisi ne de varlığı vardir.” (SL 30) Zamansızlığın zamanı edebiyatı, teoloji olarak tarihin doğrusal zamanından ayırır. Bu, zamanın dışında olandır. Zamansızlık, ölümün taşıyıcısı olarak, yazmanın esaslı durumudur. (3) Blanchot’da ‘zamanın yokluğu’, gösterilen duruşunun kendisine sınırsız itaatini ifade eder. Anlam kendini “yokluğun varlığı” olarak takdim eder: varlık, daima, “herhangi bir varlığı gerçek kılmanın imkansızlığı” tarafından gölgelenmektedir. (SL 30, 31)

Varlık yazma eylemi içerisinde silinmektedir, “yazma, şimdiki zaman içerisinde (şimdi’de) başarıya ulaştırılmadığı gibi kendini takdim de etmez.” Blanchot’da yazma, kelimenin muhafazasının bir aracı olmaktan ziyade, bir silme mekanizmasıdır. (4) Blanchot, özellikle bu düşünceyi, ölümün, olumsuzlamanın gücü olarak, varoluşun altını çizen ilke olduğu, Hegel’in savına olan eleştirisi aracılığıyla geliştirir. (5) Özellikle, yazmanın ve olumsuzlamanın bu birlikteliği, Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde, onun “duyu-pekinliği” olarak bilginin eleştirisinde su yüzüne çıkar. (6) Aşağıdaki düşünce deneyi ile Hegel, deiktik (belgitli) zamir Şimdi’nin anlamının, kendi gerçeğinin kaydedilişinde, nasıl muhafaza etmediğini gösterir:

‘Şimdi nedir?’ sorusuna, örnek olarak, şöyle cevap verelim: Şimdi Gecedir. Duyu-pekinliğinin doğruluğunu test etmek için basit bir deney yeterli olacaktır. Bu gerçeği kaydediyoruz; gerçek kaydedilmekle, onu muhafaza etmemiz aracılığından öteye herhangi bir şey kaybedemez. Eğer şimdi, bu öğle vakti, yazılı gerçeğe tekrar bakacak olursak, bayatlamış olduğunu söylemek zorunda kalacağız. (7)

Yazılı şimdi muhafaza edilmiştir, fakat tarihsel gelişimin dışında olan bir öteki olarak… Şimdi bir evrenselliktir şöyle ki; boş bir işaret olarak keyfen işler: Kendini kendi ivediliği içinde devam ettiremez, fakat kendi anlamını zaman aracıyla vekaleten çıkarır. Böylelikle şimdinin anlamı olmayan bu araçtan ortaya çıkar. (8) Yazılı işaret kendini “genelde bir olumsuz” olarak muhafaza eder. (9)

Hegel, burada, anlamın dilde olumsuzluğun işlevi ile ortaya çıktığı verisini kabul eden farkın diyalektiğini sunar. Hegel diyalektiğinin olumsuzluğu, farkın formülasyonunu genişletmekle birlikte itaat hareketini de içerir. Hegel, kendi ivediliği içinde Şimdi’yi kavramanın imkansızlığını ifade eder, bunu işaretleyen eylemi: “mevcut Şimdi, birinin işaret ettiğinden başka bir Şimdi’dir; ve anlarız ki Şimdi sadece şudur: olduğu anda daha fazla olmayan.” (10) Zaman, mananın içini doldurur ve buna belirtecin ve belirtilenin aynı anda oluşmasını imkansız kılan bir çatlağı aşılar. Zamanla ilgili, belirteç ile onun belirtileni arasındaki ayrılma, Hegel’de, varlığın ya da ‘özün’ bir ifadesi olarak oluş ile oluşun dışında yer alan ‘eskiden olanı’nın arasındaki eşitsizlik olarak ortaya çıkar. (11)

Görüngübilim’de, Hegel, zamanın yapısının kendisinin -insan söylevinin tarihinin- ilerici bir teoloji olarak tarihin dogmatik modelinden ayrıldığını gösterir. Gerçekten de, Hegel, zaman içerisinde ortaya çıkan bir süreç olarak, anlamın bina edilişini tasavvur eder. Bu onun, açık Kavram’ın (Begriff) zamanla teşhisi aracılığıyla, formüle edilmiş anlatımı alır: “Zamana gelirsek… o var olan Kavram’in kendisidir.” (12) Yine de; Hegel, zamana dair konuştuğunda, insanın zamanından söz eder ve böylece zaman, insan bilincinin içinde olduğunda var olur. Görüngübilim’in bütün söylevi, insan bilincinin alanından açık seçik bir şekilde ifadelendirilmiştir. Gerçeklik bizim kamusal söylevimize girmez: gerçekliğin bilgisi bilinç tarafından kalıcı bir şekilde uzlaştırılmıştır. Görüngübilim, onun yapısal bütünlüğünde, bilmenin bir eleştirisi olarak işler; şöyle ki, o kendi merkezine kendi içerisinde sahiptir: kendi içine, kendinin saf yansımasının bir eseri olarak var olur. ‘Görüngesel bilgi’nin tarihi, öyleyse, kendinden bir harekettir: O, kaçınılmaz olarak kendi-onayı olan, kendi ivmelerini doğuran ve onların içinden geçen bir süreçtir (13). Gerçeklik ve onun insan söylemi vasıtasıyla açığa çıkması arasındaki ilişkinin gerçekten olumsuz olan olduğunu göstermekle, Hegel, “gerçek bilgi” ile Kavram ya da “bilginin kavramını”nı birbirinden ayırır. (14)

Olumsuzluk, kendi soyut ivediliğinin yerine geçen diyalektiğin her uğrağınca kesilmesinin gücüdür. Olumsuzluğun diyalektiği vasıtasıyla Hegel, varlığın yapısının, bilincin kendi üzerinde etkide bulunduğu yansıma hareketine bağlı olduğunu göstermektedir. “Duyu-pekinliği”ne dair bölümde, Hegel, algı eleştirisine hükmeder ve algının esasen uzlaştırıldığı yolu gösterir. “Özbilince” dair bölümlerde, Hegel, bilinç içindeki uzlaşının işlevi üzerine açıklama yapmayı sürdürür. Anlamın bilinç içindeki beliriminin sadece özbilinç esnasında ortaya çıktığını açığa çıkarır: Yani, özbilinç olmadan bilinç olamaz. (15)

Hegel, özbilinç hakkındaki tahminleri aracılığıyla, farkın nasıl kimliğin kendisiyle ilişkilendirildiğini resmeder. Oluş uzlaştırılmıştır ya da ruh onun uygun farkındalığının içindedir. Kendi üzerine yansımasında, oluş kendinden başka bir şey olur, ve böylece kendi öz-açınımı kendi olumsuzlamasını ve kendi içerisinde olumsuzlanmış olan bu özün muhafazasını içerir. (16) Böylece, “öz bilincin kendisiyle birlikte olan birliği” farkta temellendirilir: yani, bilinç kendini sadece bir başkası aracılığıyla veya kendini olumsuzlayarak gerçekleştirir. Bilinç, kendisine yalnızca birleşmiş olarak görünür: Öyleyse, özbilincin birliği, görünüş’tür. Bu, Hegel’in “özbilinci neden genelde İstek olduğunu” iddia ettiğini açıklıyor: yansıma eylemi kendi özgün güdüsünü birlik için olan istekte bulur. (17) Bu, gerçekten de, burada ilgiye sahip zamanın hareketi için olan İstek’in ve onun içerdiklerinin önemidir.

Efendi ve Köle diyalektiği aracılığıyladır ki Hegel kendi İstek kavramını açıklayabilir ve onun işleyişini bir özbilinç ile diğeri arasındaki etkileşiminde belirtebilir. Böylesi bir etkileşimde, isteğin rolünün aydınlatılması, anlamın zamansallığıyla bağlantılı olan bu kavramın anlamı (imlemi) kendinde varlık tarafından kurulan söyleşimsel ilişki aracılığıyla kurulmuş ve açımlanmıştır. (18) Efendi ve köle etkileşimi tanınma isteği üzerine temellenir. Özbilinç istek olduğunca -yani, özbilincin kendisinin temeli İstekte olduğunda- bir özbilincin diğer bir özbilinçten istediği şey esasen İstek’tir. Buna uygun olarak, “arı olumsuzluğu” uyguladığı kadar, Hegelci isteğin tamamen kendi-yayılımcı bir işlevi vardır .

Bu iddianın içeriği Hegelci diyalektiğin hareketli gücü ile doğrudan ilişkilidir: Aufhebung’un (aşma) ya da yerini-alma’nın işlevi. Bu, varlığın her bir uğrağının, zamanın uzlaştırıcı aktarımı aracılığıyla, yerinden çıkarıldığı işlevdir. Aslında, Aufhebung’un işlevi İstek’in karakterini yansıtır; şöyle ki, İstek’in kendisi olumsuzlamanın bir işlevidir ve esasen kendini kendisinin kendi yerini-almasında muhafaza eder. Öyleyse, yerinden çıkarma hareketi, açık bir şekilde, İstek’in rolüne dahil edilmiştir. İstek’in tatmini, bu hareket vasıtasıyla, sınırsız bir biçimde, ertelenmiştir. Bunun içindir ki, bahsedilen İstek tarafından üretilen hareket -sınırsız, kendini-üreten (çoğaltan) ya da bir öz-devinim olduğunca- gene teolojik olmayandır, zira tatmindeki nihai telos’a (amaca) erişmenin bütün olanaklarının üstesinden gelir.

İstek metaforunun izahati, Hegel’in Tarih kavramında yaptığı gibi, Hegelci diyalektiğin yapısını karakterize eden, önceden nedenleri ile açıklanmış, zamana ilişkin olmayan iticileri daha da aydınlatır. Doğa Felsefesi’nde, Hegel, tarihsel olanı ya da özellikle gidimli (diskürsif) zamanı, doğrusal olmayan bir hareket bağlamında, izleyen şu cümle ile biçimlendirir: “somut şimdiki zaman, geçmişin bir sonucudur ve de geleceğe gebedir.” (19) Alexandre Kojéve, Hegel okumalarında, doğrusal olmayan zamanın hareketi içerisindeki İstek’in rolünün bir açıklaması aracılığıyla, Hegel’in zaman kompozisyonunun görüngüsel bir yorumunu verir. Alexandre Koyré’nin Hegelci zamanının formülasyonunu genişleten Kojéve, bir döngüsel olarak doğrusal olmayan zamansalı temsil eden, geçmiş tarafından itilen geleceğe ilişkin işlevsel bir model verir. (20) İstek, ertelenmenin ve öz-muhafazanın işlevleri ve yeniden-üretimi bağlamında, bu modelin itici gücüdür. (21)

Gerçekten de, İstek tarafından üretilen zaman, varlığın her uğrağını olumsuzlamak için işler. Şimdiki zaman, geçmişin ne olduğunun ve gelecekte ne yattığının diyalektik sentezi olarak ortaya çıkar. Kojéve, bunu, özellikli bir zamansal şimdiki zaman olarak isimlendirir. Var olma gömülü bir yapı gerektirir: var olma sadece zamansal bütünlük bağlamının içinde (olumsuz olarak) belirir. (22) Şimdiki zaman, aslında, parçalı bir birliktir: geçmiş ve gelecek arasındaki hareketinde şimdiki zaman, böylece, “Şimdi’lerin mutlak çoğulluğu’na bölünür. (23) Hegel, ‘var olma’nın, anlamın neyin geçmiş olduğu ve gelmekte olduğu bağlamı içerisinde çıkarıldığı yerde, zaman içerisinde bir anda ortaya çıktığını gösterir. Bu, süreç içindeki açıklayıcı bir zincir kavramını anımsatır ki bu sayede, bir işaretin anlamı bu önceleyenin ve izleyenin bağlamında belirir. Kojéve, ‘bilgi’nin temsil düzenine sahip olduğunu ve diyalektik olumsuzlamanın işlevi tarafından olanaklı kılındığı açıklar. Hegel, diyalektik olumsuzlama tarafından üretilen zaman kipinin (değişen niteliğin) bütünleştirmeye neden olduğu yolu gösterir. Bilginin ve temsilinin bütünleştirmeye ilişkin yapısı, kendi bütünlüğünü içermiş (self-contained?) bir totolojinin yapısına karşılık düşer. Hegel’de “Mutlak Bilgi”, anımsamaya olan, zamanın bütünlüğünün tüm uğraklarının muhafaza edildiği belleğin içselliğinin tam erişimine olan sonsuz bir kapasiteye sahiptir. (Hegel’de “Mutlak Bilgi”, zamanın bütünselliğinin bütün uğraklarında bulunan anımsamayla, anlığın bütün içselliğine ulaşmayla yani mutlak bir sığayla (kapasiteyle) ilgilidir.) (24) Hegel’de zaman, yansımanın bir işlevi olarak, izler bırakarak yükselen bir süreçtir, kaydetme, gidimli bilginin belirimi için bir temel olarak, yapısal ortam yaratılışı için emredicidir.

Bu makaleye en uygun,olan Hegelci kavramları ve temaları açıklamış olarak, şimdi iki düşünürü bunların ışığında karşılaştıralım.Özbilincin anımsanması olarak Hegel’in bilgi modelinden önemli derecede ayrılan Blanchot, gizli olarak unutkanlığa ait bir söylev çizer: yansımadan ziyade bir sapma dili. (25) Unutkan söylev kendini soruya, Blanchot’nun olumsuzlama görüşünü örnekleyen biçimine koyar. Diyalektik olumsuzlama, -yürürlükten kaldırmanın olumsuzlayan mekanizması- ötekiliğin karşısında, öz-birleşmenin ve öz-korumanın bir aracı olarak hafızanın işlevine dayanır. (26) Bunun tersine, Blanchot’da soru sorma olumsuzlamanın kökten bir biçimine sahiptir: kimlik; kökünden sökülür, yerinden çıkarılır ve unutulur: bilinç ötekiyle unutkan (amnesiac) bir durumun içerisinde karşılaşır.Unutma vasıtasıyla, dil, konuşmanın bütünleştiren eğiliminden kaçar, kendine bütünleşmiş olmak için asla izin vermez. Felsefenin dili geçmişi muhafaza etmeye ve geleceğin üstesinden gelmeye çalışır; oysa yazma, Blanchot’ya göre, muhafazanın bir yapısı olmaktan çok silmenin bir yapısıdır. Blanchot’ya göre, “yazmanın kaderinde izler bırakmak değil, silmek, izler aracılığıyla, bütün izlerle, yazmanın parçasal alanında yok olmak vardır.” (SNB 50) Blanchot’nun izi edebiyatın ‘çifte yokluğu’na sahiptir. Bu, verili olumsuzlamanın ve ortaya çıkan kavramın her ikisi olarak, Blanchot olumsuzluğunun kökten biçimi ile ilgilidir. İzin sürekli salınımı, bütünleştiren bir konuşmanın olasılığını dağıtan edebiyatın sınırlarına tecavüz eder. Bahsedilen iz, özbilinçli bir konuşmanın imkansızlığını kanıtlar. “Yazılmış olmaktan önce silinmiş,” (27) izin olumsuzlayan varlığı hafızayı önceler. Bekleyiş Unutuş’ta iz, ‘unutkan bir hafızanın’ mizacı içerisinde işler: içinden geçtiği anları siler ve zamanın ve, dolayısıyla kendinin, mutlak bilinçlilik olasılığını engeller. Gerçekten de, iz, doğrusal zamanın yapısı içerisinde, esaslı bir biçimde ‘eşzamanlı değildir’ (out of synch) ve Hegel’in iddia ettiği gibi de, tarihin bütünleştiren şekline benzeştirilemez. (28)

Blanchot ve Hegel arasında, özellikle onların zamansızlık ve sonsuz kavramları aracılığıyla beliren karşılıklı, önemli bir birliktelik ilişkisi olsa da, terimler, esaslı bir biçimde ıraksak iki zaman paradigmasına tekabül eder. Hegel’in eskatolojik felsefesi tarihe kesin bir son önerir: zaman tamamlanır anlık bilinç kendini ‘bilir’. Bu öz-bilgi bütünlük ya da zamanın soyutlaması olarak korunur, ve sonsuzluk olarak zamansızlığın biçimini edinir. (29) Kavram, zamanın arı soyutlanması olarak, sonsuzdur; zaman sürecinden yoksundur, ve bundan dolayı, değişmeyen, sonsuz ve mutlak bir gerçektir: “Mutlak zamansızlık sonsuzluktur.” (30) Hegel, Mutlak Bilgi’yi, zamanın boyutlarının uzaysal birliğinin döngüsel hareketleri tarafından kurulan olarak tasvir eder. Bu kurulum, gerçek önceden yaşadığı anların içerisinden geçerken, tekrarlama aracılığıyla güçlü tutulur. (31) Hegel bu nedenle şöyle yazar: “Zamanın gerçeği, onun amacının geçmiş ve gelecek olmayan olduğudur.” (32) Zamanın ‘gerçeği’ sadece tarihin olmasının sonunda, zamansallıkta ve geleceğin geçmişin bir nesnesi olduğu anda kavranabilir. Gidimli bilgi olanın yapısına sahiptir; gidimli tarih anlaşılabilirdir ya da sadece kendi anımsamasında akla yatkındır. Zamanın temsilin bir işlevi olarak sunulduğu Hegel’in zamansızlık kavramı, hafızaya bağlı tekrarlamanın bir modeline denk düşer. –sonsuzluğun kendi-içkin (!) yapısı bir totoloji mizacında döner.

Bir tamamlamanın zamansallığı idealinden ayrı olarak, Blanchot yazmanın zamanını, işaret etmesinden ziyade, işaret yokluğuna olan sonsuz bir geri dönüş bağlamında düşünür. (33) Blanchot, dönüşü olmayan bir kırılmanın zamanını -unutmanın kesilmesi- önerir ki bu sayede “geçmişte yazılan, kendini yazma ile okuma arasında kurabilen varlıkla herhangi bir ilişki olmadan, gelecekte okunur.” (34) Zamanın bu parçasal modeli, zamansal sürekliliğin imkansızlığına ve kimliğin ve birliğin tüm olasılıklarını engelleyen varlığın anının yokluğunun gerekliliğine sahiptir. (35) Böyle bir model, tarihin başarımında ifade edilen, “döngüselliğe talebi” reddeder. (IC 15) Yazmanın zamanı, beklemenin edilgenliğinin ve unutma olan kırılmanın bir işlevi olarak, her anı ivedi bir özelliğe çeviren, esaslı bir biçimde zamanın uzlaştıran çizgisini ‘durduran’, diyalektik olmayan farka –saf yokluk olarak fark- tutunur: imkansızlığın bir örneği. Öyleyse, Blanchot’da yazma, metinsel tamamlamanın imkansızlığına yer ayıran bir yeniden yazma olarak formüle edilir. Bu sonuca göre, yeniden yazma olarak yazma temsili olmayandır: ayrımlaşma oyunu birliğin ve böylece bütünleştirmenin olasılığına engel olur.

Blanchot’daki zamansızlık kavramı, bu şekilde, Hegel’in sınırsız sonsuzluk kavramından esaslı bir biçimde ayrılır. Hegel’in, geri dönüşü yeniden içselleştiren hareket içerisinde bulunan kendi-içkin bütünlüğünün tersine, Blanchot; yazmanın bilginin kapalı dairesini yerleşik olmayan bir eylem (hareket) olmak için aştığı, sürekliliğin ve dolayısıyla geçiciliğin herhangi bir biçiminden ayrılmış sonsuz geri dönüşü hayal eder. Dolambaçlı yolun hareketi ve unutmak aciliyet bilmez, hiçbir zaman bir varış noktasına da ulaşmaz. (Bkz. IC 31) Unutmak, “geleceği zamanın kendisinden özgürleştirir” ve onu “yokluğun en müthiş gücüne” taşır. (IC 278-80) Yazınsal zaman, beklemenin sınırsız bir edilgenliğinde sürdürülür: imkansız bir geleceğin duyarsız beklentisi. Zamansal bir tamamlamanın Hegelci modeline Blanchot’nun, sadece geleceği bilinmez sayan (bilgi geleceğe aittir, bunun tersine değil) değil, onu geçmiş-olanın bilinç için şimdiki olmadığı, zamanın geleceğe ilişkin parçalanmış bir modeli tarafından el konur. (36) Yazının alanı bir ‘el koyma’ rekabeti, ‘mutluluk veren’ “bilgi kaybının” bir zamanı içerisinde devam ettirilir. (IC 206)

Blanchot’nun zamansızlık modeli, geriye alınamayacak (dönülemeyecek) biçimde geleceğe dair bir zaman aşımını tanımlar. Yeniden yazma bir artık oluşturur ki, o kendini zamanın eklentisinde ve olasının sınırında yazar. (Bkz. SNB 32) Blanchot’nun yazmaya dair karşı-kuramı, bütünlüğün sürdürülemezliği ile olan kimliğin yapısının, muhakkak bir artık oluşturduğunu açımlar. (Bkz. SNB 40)

Değinilmesi gereken sıradaki şey; Blanchot için özel bir önemi olan, Hegel’in bireysel ile eser arasındaki ilişkinin totolojik doğasını ele aldığı, Görüngübilimden’den alınan belli bir kısımdır. Yazın ve Ölüm Hakkı’nda (GO 21-62), Blanchot, Hegel’in, kendini hareket vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışan bireyin çelişkisini ele alışının bir incelemesini, özellikle yazmanın çelişkisi vurgusuyla, verir. (37)

Blanchot’ya göre, bu durum, çalışmanın süreksizliğini olduğu kadar, onun (yaratıcısına dair) kaynağı ile birlikte, eseri tanımlamanın imkansızlığını ve bunun tersini ele alır. Hegel durumun gerektirdiği doğal çelişkiyi tanısa da, Blanchot, yine de, “bir karşısavın bu aldatıcı görünüşünün” çözülebilir olduğu savunur. (38) Hegel’in kendi tanımlarından yararlanan Blanchot, çelişki yeni bir biçimde her bir yeni eser için baş gösterirken, hiçbir Son’un elde edilemeyeceğini açıklar. (39) Blanchot için, Hegel’in bireysel özbilinç tasviri bir “Hiçbir Şeye doğru çalışan Hiçbir Şey” olarak (40) bu tartışma için özel bir öneme sahiptir. Blanchot, Hegel’in tasvir ettiği, şartların içeriğini göstermeye devam eder. Özellikle, Blanchot, eser aracılığıyla, şahsın mutlak olan herhangi bir farkındalığının imkansızlığına vurgu yapar, çünkü eser kendi kamusal varlığının gün ışığına olan muğlak başlangıçlarının kapalı görünümünde yok olur. Yazar olmak için, bir birey, zamanın herhangi bir verili uğrağında, kalemi kağıda vermek ve kendini sözcüklere teslim etmek zorundadır. Fakat, hala bir yazar değildir kişi, zira onun kamusal toplum tarafından kabulünü bekleyen sözcükleri varlık ifade etmez. Yayım haline dönüşümde, eser, oradan “tarihin akışına girer.” (GO 28) Blanchot, eserin bir ‘gerçeklik’ olduğunun, çünkü onun zamanda çözüldüğünün (açıldığının) farkındadır: konuşmanın tarihi, eserin değerini çıkardığı şeyin içerisinde bir bağlam sağlar. Yine de, eserin kayboluşu gerçeğinde kendi farkındalığının koşulu olarak kalan yazmanın esas çelişkisinin, Blanchot için, hiçbir zaman üstesinden gelinemez. Eser, esas itibariyle, bireyin dışında vücut bulur: eserin kavrandığı harekette yazar, yaratıcı (yazan olarak) şahsiyet olarak, kaybolur. Eser, yazan kişinin bilinçli çabalarının boşa çıkarıldığı “dirimsel bir rastlantısallığa” dayanır. (GO 28) Kabul edilemez bir biçimde, eserin yazarın ölümünün karşısında belirme ile olan dönüşüm hareketi kendi kaynağını yazarın kendi olumsuzlama gücü içerisinde bulur. (GO 28) Yazar ve eser arasındaki ilişki görünme ve kaybolmanın sonsuz bir tekrarlamasını gerektirir: çelişki eseri bizzat onun sürekli oluşunun (becoming) içerisinde var eder. (41)

Blanchot için, zamanda eserin ara ara göz ününe serilmesi ile oluşun çelişik gidişatı kendi yinelenmesini üretir; bir hareket ki “her şey yeniden hiçbir şeyden başlar” (GO 24). Blanchot, böylelikle, zamanda var olan eser için bir köken tesis etmenin imkansızlığını açıkça belirtir. Bu dönen zamansallık içerisinde, eserin şekli, geçmişte yazılanın varlığı her bir ve bütün okumayla silinsin diye, mecburen değiştirilir.

Blanchot’da, çelişkinin yinelenmesine, bir sona ermeden daha büyük bir önem atfedildiği yola değindikten sonra, şimdi Blanchot’nun Hegel diyalektiğinden nasıl üstün olduğu gösterilmelidir. Hegel ve Blanchot’daki yansıma modellerinin karşılaştırmasında olduğu kadar her ikisinin kendi özgün olumsuzluk kavramlarında da, Blanchot’nun poetikasının, Hegel diyalektiğinin alanı içerisinde formüle edildiği gibi, bilincin sınırlarını etkin bir şekilde genişlettiği yol, anlatılacaktır.

Hegelci diyalektiğin ardıl uğrakları, öz-düşünümsel özbilinç yoluyla, açımlanır ve muhafaza edilir. Olumsuzlama, burada, öz-yansıma kipinin bir zamansallığına neden olan, etkin bir süreçtir. Hegel, yansımanın diyalektik sürecinin yalnız, basit bir suretle, ötekinin olumsuzlamasını değil, aynı zamanda bilinç içinde bu olumsuzlanmış ötekiyi de kapsadığını açıklar. Bu sonuç açısından, diyalektik yansıma olumsuzlamanın olumsuzlanması formülüne karşılık düşer ve bir onama ile sonuçlanır.

Hegel, bilincin kendini kendisine bir birlik olarak takdim ettiği yansıtıcı sürecin, çoğullaştıran ve dönüştürücü bir süreç olduğunu gösterir. Hegel’in yansıma ve çoğulluk üzerine olan tezi, kimliğin bir modeli olarak yansıma kavramının bir eleştirisini sunar. (42) Yansımanın içine sokulmuş olumsuzlamanın olumsuzlaması anlamın “mutlak bir çoğulluğu” ile sonuçlanır: bir “çoklu (diferensiyellenebilir) ötekilik.” Mutlak Tinin bütünlüğü içerisinde, düşünce sınırsız ve çoğullaştıran hareketini sürdürür: yeni gerçekler görünmeye ve gözden kaybolmaya devam etmektedir, lakin hiçbir şey özbilincin mutlak gerçeğinden baskın çıkmaz.

Blanchot’da, ‘yansıma’, karşılıklı konuşmanın içerisindeki ‘yankıma’ bağlamında yeniden formüle edilir. (43) Karşılıklı konuşmanın metaforu bu ‘ikiye katlamayı’ işin içerisine sokar ve ‘indirgenemez bir çoğulluk’ olarak söylevi kapsar. Konuşmak, ‘özgeciliği… onların indirgenemez farkında aramaktır’ (IC 82). Çoğul bir söylev fark vasıtasıyla kesintiyi gerektirir. Bekleyiş Unutuş, bu karşılıklı konuşma biçiminden istifade eder. Kesintinin bir işlevi olarak parçalama ve dağıtma hikayedeki (récit) çok-katmanlılığın bir başka kaynağıdır. Hegel’de yansıma, öz-düşünümsellik biçimini alan bilincin kendi bütünlüğünü doğrulamak için işler. (44) Blanchot’da öz-düşünümsel, bunun yerine, dilin öz-sorgulaması biçimini alır: dili çoğulluğa ve Dışarıya açan ve ayrıca “olumsuzlanmanın olumsuzlanmasını” içeren bir süreç. Blanchot, Yazın ve Ölüm Hakkı adlı denemesinde, yansıma sorununa değinir: “Gelin, edebiyatın, edebiyatın bir soru olduğu anda başladığını varsayalım” (GO 21). Bu fikir, eleştirel bir biçimde, Hegel’in söylevin üretimi için öz-farkındalığın gerekliliğini gösterdiği özbilinç üzerine olan tezinden bahseder. Böylece ifade edildiğinden, bu fikir, kırılmanın can alıcı bir anına ve bilgi sisteminin zamansallığının dışarısında ortaya çıkan olarak, edebiyatın pratiğe ile söylevin tarihi arasındaki bölümlenmeye işaret eder. Blanchot’ya göre, edebiyat nedir? sorusu, muhtemelen edebiyat olabilecek ve bir açıklama merakı olmadan kendi içre takdir edildiği tüm sorular içerisinde önem taşır. Kendini arı soru sormaya teslim ettiği andadır ki, dil, kendini aramayı bırakır. Yansıma, öyleyse, kimliği özselleştirmeye olan isteğini kaybeder ve tamamen edilgen bir hareket olur.

Bunun gibi, Hegel’de de, Tin böylesi bir özgürlüğü, kendi farkına kendi ‘öz-hareketi’ olarak vardığı anda elde eder. Bununla birlikte, soru sorma yapısı üzerine kurulu olmakla, Blanchot’nun yansıma modeli, Hegel’inkinin ötesinde, yansımanın özcü (essentialist) anlayışının daha esaslı bir eleştirisini önerir. Edebiyat sorununun üstesinden gelinemez –edebiyat kendini dilin öz-sorgusunun saptırıcı hareketinde devam ettirir. Edebiyata uygulandığı haliyle yansıtma modeli, dolambaçlı bir yolu kavramsal söylevin içselleştirici etkinliğinden alıp götüren kapasitesiyle bir dili ve onun sonun başlangıca yeniden yansıdığı yerde zamansal bir tamamlamaya ait olan temsilini tanımlar. Soru sormanın hayati işlevi, Hegel diyalektiğinin içerisinde sürdürülemez, fakat, içinde ve bu suretle kullanılmaz hale getirilmiş olanda ya da Hegel’in totolojik yansıma modelini karakterize eden bütünleştiren hareket tarafından yeri alınanın altında toplanır. Söylevin sistemi, felsefede, belli bir sınırda olmaktan çok, daima kendi sınırları içerisinde sorgular. Tersine, edebiyat, kendiyle rekabet etme yetisine sahiptir ve rekabet aracılığıyla, kendinden bir ‘uçuş’ edinir ve Dışarıyı arar.

Blanchot ve Hegel’in ikisinde de yansıma kavramı, özselleştiren bakış açısını atar. Gene de, Blanchot’nun, yansız (neutre), imkansız ve dışarı gibi edilgen dilin mecazları ile ilişkisidir ki onun Hegel’in diyalektiğini aşmasını olanaklı kılar. Düşünce yapısının dönüşümünü deneycilik çağından modernizm çağına kadar takip eden diyalektik, söylevin tarihinin bir açıklamasını verir. Bu açıklamaya göre olumsuz, “görünüşün öze benzer olduğu yerde”, özbilinç durumuna erişmeye çalışır. (45) Mutlak Tin kendini Özbilinç anında edinilmiş Mutlak Bilgi’ye açar, bu noktada o, zamanın oluşunu kullanışsız, ya da aslında yeri alınmış olarak ilan eder ki bundan sonra, kendini “zamanın üzerinde” sonsuz bütünlük olarak adlandıran muhafaza edilmiş uğrakların kendi-açımını sürekli tekrarlar. Fakat Blanchot, özbilinçli hafızanın yapısal olarak gömülü formu tarafından dile kabul ettirilen sınırları reddeder; o modernist düşünceyi aşmayı istemektedir. Onun ‘sınırsız’ zaman görüşü, diyalektiğin totolojinin yapısı içinde sınırlandırdığı zamanı bu yapıdan kurtararak, Hegel tarafından kurulmuş teolojinin eleştirisini daha da derinleştirir.

Hegel’de söylev özbilincin bütünlüğünün kendine görünümüne bağlı iken; Blanchot’nun poetikasında, bilinç kendi parçalanmış ontolojisinde ortaya çıkar ve bundan haz duyar. (46) Blanchot, bilincin kendini ötekilikte kaybetmesine izin veren diyalektiğin tüm gizil gücünü keşfeder. Blanchot, diyalektiğin altında yatanın Hegel’in diyalektikte kendini göstermesine izin vermediği bilinçsiz alan olduğunu gün ışığına çıkarır. Blanchot’nun ‘sınırsız’ edebiyat alanı onun, anlamlamanın ön-gidimli bir biçimine ilişkin, bütünleştirmeden bağımsız bir dil anlayışına sahiptir. Onun sanatsal düzyazısının belirsiz karakteri böyle bir temsil olunmayanın düzeninin alanını yaratmaya hizmet eder. Blanchot şöyle yazar: “Yazmak zamanın yokluğunun cazibesine kapılmaktır.” (SL 30). Blanchot kesin bir şekilde ölüme hükmetmeye yönelik felsefi çabayı suçlarken, gene aynı şekilde, dilin zamanla bir ustalığa ulaşacağı düşüncesini de eleştirir. (47) Bekleyiş Unutuş’ta gösterildiği gibi, Blanchot’nun sözde anlatıcıları, yanılsamaları, onların çizgisel olmayan zincirleme bölümsel temsiliyle kovar. Hegel’de, dönüşümün kaynağı olarak harekete son derece önem verilirken, Blanchot’da olumsuzun çabası sona erer. Olumsuzlama edilgen bir işlev edinir: Olumsuz yansızlaştırılır. Blanchot’nun poetikası “olumsuzlamanın olmadığı, kararın olmadığı bir zaman”a tutunur ki bu bakımdan biricik hareket, onun bir başlangıcın yokluğuna olan bir geri dönüşüdür. (48) Hegel’de bilinç kendi öz-gerçekleşmesine doğru etkin bir yol oluşturur. Blanchot, bilincin özbilince eriştiği ve açılmış alana girdiği ve yine de, bilincin kendini daha fazla aramadığı yerde diyalektikçe keşfedilmemiş bırakılan bilincin hareketinin ötesindeki anı takip eder. Bundandır ki, Blanchot, “zamansızlığın zamanının diyalektik olmadığını” söyler (SL 30).

Bekleyiş Unutuş, yazarın eserle olan ilişkisini, bir “çifte bakışımsızlık” olarak II ile Elle’nin ilişkisi aracılığıyla, bir mutlak yabancılaşma olarak sembolize eder (IC 70-1). Yazar ile eserin ‘yabancılık’ ilişkisi, onları bir ‘sonsuz ayrılma’ ilişkisinde devam ettiren bir ‘saf aralık’ kesintisinden acı çekmektedir. Bir birlik ilişkisinin olanaksızlığı ve eşit karşılıklılık, Blanchot’da, “oluşun bir kesintisi” olarak formüle edilir (IC 69). Bu ilişki “üçüncü tür”e aittir ve kendi ve ötekinin metafiziksel ilişkisine ve onun öteki olarak kendine, dilin bir deneyimi olarak yazmanın farkın çatlağının eşanlılığa tanıştırılmasıyla ortam olduğu yerde, bir eğretileme olarak hizmet eder. (49) II ve Elle bir yazma ilişkisine sokulmuştur: II, Elle’den ona ne yazacağını dikte etmesini ister. Buna rağmen, Elle’nin ne söylediği ile II’nın ne yazdığı arasında esaslı bir ayrılma vardır: tekrarlama, dilin bir kipi olarak fark tarafından bölünür. (50) Buna uygun olarak, Blanchot’nun karşılıklı konuşma (diyalog) modeli, konuşmacılar arasındaki (interlocutours) herhangi bir dolaysız biçimi kabul etmez. Öteki olan bütünüyle öteki olarak kalır ve “ona dair ‘ben’in ne söylediğine indirgenemez.” (IC 55) Elle’nin konuşması, söylevin biçimine indirgenebilirdir ve dışarıda kalır, ya da II’nın yazdığının fazlasıdır. Elle, onların ilişkisinde, Dışarı’nın gezeneği olarak işler: “konuşmada, dışarısıdır ki konuşmaya sebep veren içinde konuşur ve bana konuşmam için izin verir.” (51) Blanchot’da yazma; düşünce olarak kendi-görünürlüğünü (self-presentification) daima aşan dilde, anlamın kendindenliği olarak temsil edilmez; yazma, farkın veya ötekiliğin alanına aittir: Dışarısı.

II ile Elle arasındaki indirgenemez ilişkisinin dinamiği, kendi ve öteki arasındaki çitt taraflı ilişki gibi, bir uzaklık olarak yakınlığın yapısı içinde karşılıklı olarak, ayrımlaştırıcı bir yaklaşımla temsil edilebilir... Blanchot’da böylesi bir mutlak kayıtsızlaştırma ilişkisi yansızlığın karakterini temsil eder. (52) Yine de, yansızın Blanchot’daki tanımı, farkın indirgemesini ve eşitsizliği tüm anlamlarıyla reddeder: “yansız ortadan kaldırmaz, bu çifte-işaretli sonsuzluğu yansızlaştırmaz, fakat onu bir belirsizlik olarak bırakır. (IC 75) Yansız, politik bir anlamda değil fakat ‘çifte’nin anlamında, ‘sırasızlığın anlamı’nı yüklenir ya da birinin diğeri ile ilişkisinden doğan belirtilme alanını karakterize eden ‘bakışımsızlığı’ katlar. Yansız, “karşılıksızlığın yeniden çiftlenmesi’ni gerektirir. (IC 70) Bu tanım, tanıtılmış varlığın yerinden çıkarılma hareketini kendi kendini açıklamanın çifte bakışımsızlığına dahil eder. Bekleyiş Unutuş’ta, kişisel olmayan zamirler II (bay) ve Elle (bayan), kendi varlığının gezeneği olarak konuşan özneyi yerinden çıkarmak için işlerler. (53) Dahası, şimdiki zamanın kendisi yerinden edilir ve orada merkezi olmayan bir dil belirir, etkin olarak konuşmayan fakat basit bir şekilde “oluşun arı edilgenliğinde” içerisinde olan bir dil… (SL 27) Neutre (yansız), bir dile çizer ki bu temsilden ‘mesafesiz bir mesafede’ durur. Buna göre; neutre, gerçek gibi, temsil edilemeyene tekabül eder ve o “somutlaştırılamaz”. (SS 220) Neutre arı farktır.


Yazma aracılığıyla dil, “benle kelimeyi birleştiren bağı koparmaya” muktedirdir. (SL 26) Yazılı metin kendini aralıksız olarak, kendi yazarını olumsuzlayarak, tam olarak yeniden yaratır. Blanchot’nun recit’leri böyle bir öz-olumsuzlamaya bağlanır; şöyle ki, “yazmanın özünün korunmasına boyun eğen yazar ‘ben’ deme gücünü kaybeder… ve ötekine de ‘ben’ dedirtme gücünü kaybeder böylelikle.” (SL 27) Hegel’in diyalektiğinde, bahsi geçen ‘ben’ zamansallık tarafından yerinden çıkarılmıştır: O, eskiden olan bir ‘Şimdi’dir ve bundan dolayı dışarıdaki oluştur. Hegel’deki ‘ben’ arı bir ‘ben’dir: o arı bir ‘Bu’dur, Blanchot’nun yansız il’i (erkek/o) kadar boş evrensel bir işaret… (54) Blanchot’da yansız, eleştirinin, apolitik olarak ya da politikayla ‘dolaylı bir ilişkisi’ olan edebiyattaki değerini ifade eder. Bu, edebi eleştirinin hiçbir politik değer taşımadığını söylemek değildir, tam tersinde, Blanchot’nun eseri politik olanla yoğun bir ilişkiyi temsil eder. Politik olanla edebi olanın iç içe girdiği biçimin teolojik olmadığını ve özel tarihi araçlara ve maksatlara indirgenemeyeceğini söylemek yerinde olacaktır. Edebiyat sorgulamanın gücünü taşır, fakat -edebiyat olarak kalmak için zorunlu olarak- bu gücü zor kullanmanın bir aygıtı olarak kullanmaz. Bu anlamda yazma, bir geçişsizliktir ve kendi oluşunun aralıksız sorgusunda böylece kalır. (Bkz. WD 78)

Sonuç olarak, Blanchot’nun aporetik bir zamansallık modeli Hegelci diyalektiğin akışını bozar ve böylece kavramsal ve temsili düşünceyle bağdaşmış mutlak değer ile çatışır. Yeniden yazma ‘eksantrik’ bir geri dönüş tesis eder ve birleştirici bir konuşma olasılığını reddeder. Bekleyiş Unutuş, geçmişle gelecek arasında bir salınım süreci olarak anlamın belirmesini sembolize eder. Yazmada, zamanın arı formu askıdadır ve zamanın bu yokluğunda aşkın olarak gösterilen, sınırsız bir biçimde, bir erteleme (bekleme) durumunda sürdürülür. Gösterilen, henüz olan bir geçmiş sunumu gibi, zamansallıkta yapılanır. Belirtilen kendini, öz-düşünümsel oluştan öz-silinme vasıtasıyla çoğullaştırır: olumsuzlanmanın olumsuzlanması. Blanchot’da ne biri ne de diğeri olan, diyalektik olmayan yansızlık yazmadaki bu çoğullaştıran olumsuzlamaya (unutmaya) hükmeder. Bu, olumsuzlamanın ortadan kaldırma olmadığı, aslında ötekiliğin kabulü olduğu yerde özeleştiri dilinin saf edilgenliğidir.

Çeviri: Selin Turan

NOTLAR

1-) “Interior Eight”, Lacan’nın öznenin topolojisinin diyagrama ilişkin modeli işini görür. Bakınız, Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis ed. Jacques-Alain Miller, çev. Alan Sheridan (New York, London: Tavistock /Routledge, 1981) s. 156. Lacan bunu “dışarısı içerisini sürdüren” “Moebius Yüzeyi”ne sahip olan olarak tanımlıyor. Diyagram (s. 156) sınırsızlığın yapısını resmeder; şöyle ki, onun belli bir başlangıç noktası ya da sonu yoktur. Bu, Lacan’da, “kendi üzerine döndürülmüş” bilince dair, kendi üzerine düşünmenin modelidir.

2-) Buna uygun olarak Blanchot The Infinite Conversation’da şöyle yazar: “(bu seyrek konuşma), daima dolambaçlıyı hatırlatır, ve bundandır bizi görünür ile görünmez arasında ya da bu ikisinin bu yüzünde askıdaymışız gibi tutar.” (IC 31)

3-) Jacques Derrida, Of Grammatology (Yazıbilime Dair), çev. Gayatri Chakravorty, Spivak (Baltimore: Johns Hopkins University Pres, 1974) s. 71. the Space of Literature’da Blanchot, yazılı eserden ayrılamayan zamanı ölümle bağdaştırır: “bu boş, ölü zaman ölümün mevcut olduğu gerçek bir zaman—ölüm olan ama ölümün oluşunu bitirmediği bir zaman… Ölü şimdiki zaman herhangi bir varlığı gerçek kılmanın imkansızlığıdır.” (SL 31)

4-) Blanchot, The Step Not Beyond’ da, “Yazma, yazma isteği, yok lehine ne varlıkla mücadele eder, ne de onun için onu muhafaza edermiş ya da onla iletişime girermiş gibi davranır.” der. (SNB 32)

5-) Gönderme burada Hegel’in ünlü sözüne yapılır: “Tin’ in hayatı ölümden kaçınan hayat değildir ve Tin ölüme dayanacağına ve kendini ölüm içinde devam ettireceğine, yıkım sayesinde dokunulmaz tutar.” Bakınız Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Phenomology of Spirit, çev. A. V. Miller (Oxford, New York, Toronto, Melbourne: Oxford University Pres, 1977) s. 19.

6-) Olumsuzluk kavramı Görüngübilim’in tüm metni boyunca geliştirilse de, “Duygu Pekinliği”ne dair olan kısımdan yapılan alıntı, bu makalenin amaçları için hususi bir önemdedir; şöyle ki, bu alıntı özellikle dille, Şimdi kelimesinin işleminin bir çözümlemesi aracılığıyla, ilişkili olan zamanın işleyişine gönderme yapmaktadır. Hegel’e başvurunuz, Phenomology of Spirit, s. 58-66.

7-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 60.

8-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 60: “Gece olan şimdi saklanır, e.d. ne olarak bildirildi ise o olarak, varolan bir şey olarak ele alınır; ama kendini var olmayan bir şey olarak tanıtlar. Şimdi hiç kuşkusuz kendini saklar, ama Gece olmayan bir şey olarak; benzer olarak, ‘Şimdi’ kendini şimdi olan Gündüz karşısında Gündüz de olmayan bir şey olarak, ya da genelde bir olumsuz olarak saklar. Bu kendini saklayan Şimdi öyleyse dolaysız değil ama dolaylı bir Şimdidir; çünkü süren ve kendini saklayan bir şimdi olarak, başka bir şeyin, Gündüz ve Gecenin olmaması yoluyla belirlenir. Böyle belirlendiğinde henüz tıpkı önceki denli yalın olarak Şimdidir ve bu yalınlıkta onda olan bitene karşı ilgisizdir; Gece ve Gündüz onun varlığı olmasalar da, o gene de Gündüz ve Gecedir; bu başkalığından hiçbir şekilde etkilenmez. Böyle yalın bir şey, ki olumsuzlama yoluyla vardır, ki ne Bu ne de Şudur, bir bu-olmayan, ve eşitsizlikle Bu olduğu denli de Şu olandır –, böyle bir şeye bir Evrensel deriz” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 79

9-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 60.

10-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 63.

11-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 63: “Şimdi bize gösterildiğinde olmuş bir Şimdidir, ve bu onun gerçekliğidir; o, varlığın gerçekliğini taşımaz. Gene de olmuş olması gerçektir. Ama olmuş olan ise gerçekte var olan değildir; yoktur, ve ilgilenmekte olduğumuz ise varlık idi.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 82

12-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 26.

13-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s.. 27.

14-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 49: “Doğal bilinç kendini yalnızca bilginin Kavramı ya da olgusal olmayan bilgi olarak gösterecektir. Ama, kendini dolaysızca olgusal bilgi olarak gördüğünden, bu yol onun için olumsuz bir imlem taşır, ve Kavramın olgusallaşması olan şey ise onun için kendi yitişi olarak geçerlidir; çünkü bu yolda gerçekliğini yitirir.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 69

15-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 105: “O ilk kıpı ile özbilinç bilinç olarak vardır, ve duyusal evrenin bütün genişliği onun için saklanır; ama aynı zamanda salt ikinci kıpı ile, özbilincin kendi kendisi ile birliği ile bağlantılı olarak; ve bu yüzden duyusal evren onun için kalıcı bir şeydir ki, gene de salt bir görüngü ya da kendinde hiçbir varlığı olmayan bir ayrımdır.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 126

16-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 21: “Ama Tin nesne olur, çünkü tin kendine bir başkası olma, e.d. kendi-‘kendisinin’ nesnesi olma ve bu başkalığı ortadan kaldırma devimidir.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 41 ve s. 105: “özbilinç duyusal ve algılanan evrenin varlığından yansıma, ve özsel olarak başkalıktan geri dönüştür.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 126


17-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 105: “Görüngüsünün ve gerçekliğinin bu karşıtlığı ise özü olarak yalnıza gerçekliği, e.d. özbilincin kendi kendisiyle işbirliğini taşır; bu birlik özbilinç için özsel olmalıdır, e.d. özbilinç genel olarak İstektir.” s. 110 da bakınız: “İsteğin doyumu hiç kuşkusuz özbilincin kendi içine yansımasıdır, ya da gerçeklik olmuş pekinliktir.” Dahası, bu ‘pekinlik’ İstek’in özsel olmayan başlangıcı içerisinde temellenir. “(c) Ama bu pekinliğin gerçekliği ikili bir yansımadır, özbilincin ikilenmesidir.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 131

18-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 111: “Özbilinç bir başkası için kendinde ve kendi için olduğunda ve olması yoluyla kendinde ve kendi içindir; eş deyişle, ancak tanınan bir şey olarak vardır.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 132


19-) Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Hegel’s Philosophy of Nature, çev.. M. J. Petry (London: Allen and Unwin, 1970), §259’a ek, s.. 235.

20-) Kojéve’nin kelimeleri burada Alexandre Koyré’nin kelimelerini yeniden üretir: Öte yandan “Hegel’in bahsettiği Zaman’da hareket gelecekte üretilir ve geçmişin yoluyla şimdiki zamana yönelir: Gelecek → Geçmiş → Şimdiki zaman (→ Gelecek).” Kojève, Introduction to the Reading of Hegel, çev. James H. Nichols, Jr. (New York: Basic Books, 1969), s. 134.

21-) Kojéve’nin modeli İstek’in, aslında, diğer İstek’e yönlendirilmesi mantığına dayanarak çalışır. Kojève, Introduction to the Reading of Hegel, s. 134: “Şimdi biliyoruz ki İstek katiyen var olmayan bir varlığa, İstek olarak alınan başka bir İstek’e yönlendirilmesi koşuluyla, yönlendirilebilir.” Bu mantık aracılığıyla, istek duyan varlıklar tarafından içerilen ertelemeyi tasavvur etmeye ikna olur. Mantığını şöyle açıklar: “istek bağlamında istek için hareket geçmek (henüz) var olmayan bağlamında harekete geçmektir.—bu da gelecek bağlamıdır” (s. 135)

22-) Hegel varlığın belirimini, onun geçmiş ve gelecek arasındaki ayrımına bağlı olarak ifade eder. Şimdiki Zaman ‘yok olan özün’ yapısına sahiptir: “sonsuz şimdiki zaman şimdi olarak sabitlenmiş oluştur ve somut bir birlik olarak olumsuzdan, geçmiş ve geleceğin somut uğraklarından ayrılır ki öyleyse, kendi içerisinde bu oluş sadece soyut olsa da ve hiçbir şey içre yok olsa da, o olumlayan bir etkendir. (Hegel’s Philosophy of Nature, s. 233). Bundan dolayı Hegel varlığın gömülü yapısını şöyle ifade eder: “Sırf geçmiş olmadığından için şimdiki vardır: şimdinin oluşu, olmayanın belirlenmesine sahiptir ve kendi oluşunun olmayışı gelecektir; şimdiki zaman bu olumsuz birliktir. (s. 235, vurgular bana ait)

23-) Geçmiş ve gelecek arasındaki bu hareket Hegel’in ‘Şimdi’nin sürekli, halihazırda yeri alınmış olan olduğunu gösterdiği Phenomenology of Spirit’in (s. 63) ilgili kısmında gösterilir. Sonuçta bu, kendini işaret etmesinde ‘gerçek ‘Şimdi’, kendi örneklerinin ( ya da ‘şimdilerin’) ‘çoğulluğu’ boyunca zamanda uzanır zira o yerini alan kendi (gelecek) ile buluşmaya erer.

24-) Hegel Görüngübilim’de şöyle yazar: “bu bilgi onun kendi-içine-gidişidir ki onda belirli-varlığını terk eder ve şeklini anımsaya teslim eder.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 515. Anlağın işlevi diyalektik devime içseldir; şöyle ki, olumsuzlanan saklanandır da. Anlağın anımsaması bir içselleştirme hareketini gerektirir ki bu sayede Tin bir kerede içselleşmiş bir geçmiş uğrağının telafi çabası içerisinde kendi içine hareket eder ve yansır. Tinin, özbilinç uğrağında Saltık Bilgi’ye ulaştığı, kendi-içselleştirmesi yetisine hakim olduğu evrede Saltık Bilgi’ye eriştiği varsayılır. Hegel Almanca Erinnerung (anımsama) kelimesini tüm anlambilimsel yetisiyle hem ‘anımsama’nın hem de ‘içselleştirme’nin anlamını iletmek için kullanır. (Bakınız Michael Inwood, A Hegel Dictionary [Oxford, Cambridge: Blackwell Reference, 1992], s. 186-8).

25-) Blanchot The Infinite Conversation’da şöyle yazar: “Konuşuyor olan kendini bağlama hareketindeki unutkanlığa teslim eder… unutkanlığın gerekliliğine.” (IC 214).

26-) Kojéve, “birini olumsuzlanmış olarak muhafaza etmek onun başkası olurken bile onun ne olduğunu hatırlamaktır. der. (Introduction to The Reading of Hegel, s. 232).

27-) Blanchot, The Step Not Beyond’ da şöyle yazar: “Yazılmadan önce silinmiş. İz kelimesi kabul edilebilirse, o geçmişte olanı silinmiş olarak gösterecek bir işaret olacak fakat asla yok olmayacaktır.” (SNB 17)

28-) Buna uygun olarak, Derrida şunu tartışır: “Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek kavramları… genelde zamanın metafiziksel kavramları –izin yapısını yeteri derecede ifade edemez. (Of Grammatology, s. 67)

29-) Bakınız Hegel, Philosophy of Nature, §258’e ek, s. 231-2. Açımlanmış bilgi; zaman içre olmuş olan gibi, oluşun bütün uğraklarında –zamanın boyutları- bir felç halinde devam ettirilenle olan aşmanın sonul hareketince ve onun hareketinde sonsuz ve mutlak olarak kotarılır.

30-) Bakınız Hegel, Philosophy of Nature, §258’e ek, s. 231: Hegel, “Kavram Zamandır”ı ilan ettiğinde, zaman burada arı soyutlama olarak kabul edilir: Kendi Kavramında, zamanın kendisi sonsuzdur yine de, Kendi kavramı, zaman sıfatı dışında, ne bir şimdiki zaman ne de başka bir zamandır.” Dahası, sonsuz, zamansal devamlılıktan ayrılır: “Mutlak zamansızlık, doğal zamandan yoksun olan sonsuzluktur.”

31-) Hegel, sonsuzun zamansız birliğinin içindeki hareketi böylece ifade eder: bu hareket içerisinde “Durum geleceğinin olduğu bir yere yönelir ve geçmişte olanı boşaltır; ama, bu onun gerisine aldığıdır ve aynı zamanda da ulaşacağıdır ve o halihazırda yöneldiği sonra’dır. Philosophy of Nature, §261’e ek, s. 239-41.

32-) Hegel, Philosophy of Nature, §261’e ek, s. 241.

33-) The Infinite Conversation’da ve The Step Beyond’da, Blanchot, Nietzsche’nin Sonsuz Geri Dönüş’ünü temsil edilemezlik bağlamında yeniden düşünür.

34-) Blanchot, The Step Beyond’da şöyle yazar: “Geçmiş gelecek arasında en büyük ayrışım verilir; şöyle ki, biri diğerini bir şimdinin ortak ölçüsü olmadan tekrar eder: geçmiş ve geleceğin arasında şimdinin boşluğu unutkanlığın basit biçimi içerisinde hüküm sürüyor gibidir.” (SNB 16) Hegel’in sonsuzluğun mutlak içkin yapısı içerisinde zamanın boyutları evrenseller olarak işler ve kusursuz bir şekilde birbirlerinin yerine geçebilirdirler.—böylelikle gelecek öngörülebilir kılınır. Bunun tersine, Blanchot’da, geçmiş ve gelecek arasında kökten bir ayrım vardır, öyle ki bütünleştiren bir yapıda uzlaştırılamazlar.

35-) Blanchot, The Step Beyond’da şöyle yazar: “Gelecek hep çoktan geçmiştir, geçmiş hala gelecek olandır, üçüncü örnektense, kendini dışlayan varlığın anı, kimliğin herhangi bir olasılığını dışlar.” (SNB 11)

36-) Bu unutmanın izleği aracılığıyla Bekleyiş unutuş’ta ifade edilir. II ve Elle arasındaki ilk karşılaşma, onların ilişkilerinin nasıl başladığına dair algıları sürekli irdelenirken, iki karakter için de muğlak kalmaya devam eder. (aynı zaman da okuyucu için de…)

37-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 240. Hegel ikilemi şöyle açıklar: “Birey kendini eylem yoluyla edimselliğe koymadan önce ne olduğunu bilemez—Ama bununla birey eyleminin amacını onu yerine getirinceye dek belirleyemeyecekmiş gibi görünür; ama birey, bilinç olduğu için, aynı zamanda eylemi önceden bütünüyle kendi eylemi olarak, e. d. amaç olarak önüne alıyor olmalıdır. (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 261

38-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 241: “Henüz arta kalan bu karşıtlık görünüşü geçişin kendisi ya da araç yoluyla ortadan kaldırılır.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 262

39-) Blanchot, “Yazın ve Ölüm Hakkı”nda şöyle yazar: “Şimdi aynı şey her bir yeni eser için geçerlidir.” (GO 24)

40-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 239.

41-) Rodolphe Gasché, Blanchot’nun “Yazın ve Ölüm Hakkı” mecburi incelemesinde, Blanchot’daki çelişkinin gerekliliğini tartışır: Bakınız Gasché, .The Felicities of Paradox: Blanchot on the Null-Space of Literature. in Maurice Blanchot: The Demand of Writing, ed. Carolyn Bailey Gill, (London and New York: Routledge, 1996) s. 34-69.

42-) Bu tez, onun, Şimdi’nin ve Bu’nun varlık-yapılarının yeri alınmışın biçimine sahip oldukları ve kendi varlıklarını olumsuzlamaları tarafından etkinleştirilecek sıralı belirtilme zincirinin hipotetik bir hesabına ilerlediklerini varsaydığı “Duyu Pekinliği”nin eleştirisinde görünür. Doğan sentez çokluğun bir yapısıdır: “Ama bu kendi içine yansımış ilk gene de başlangıçta ne idiyse onunla, yani dolaysız bir şeyle bütünüyle aynı değildir; tersine kendi içine yansımış ya da yalın bir şeydir ki, ne ise başkalıkta o kalır: bir Şimdi saltık bir Şimdiler çokluğudur.” (Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 64).--(G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 84

43-) Bakınız .A Plural Speech., IC 80-2.

44-) Bakınız Hegel, The Phenomenology of Spirit, s. 62. Burada Hegel savlamadaki ivedi bilgi olarak ‘duyu pekinliği’ kavramını yıkar: “kendisinin onun özü olarak duyu pekinliğinin bütünü” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 81 Yani, duyu pekinliği kendiyle alakalı, kendi üstüne ikileme üzerine anlam ifade eder.

45-) Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 57.

46-) Bakınız Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 105: “O ilk kıpı ile özbilinç bilinç olarak vardır, ve duyusal evrenin bütün genişliği onun için saklanır; ama aynı zamanda salt ikinci kıpı ile, özbilincin kendi kendisi ile birliği ile bağlantılı olarak; ve bu yüzden duyusal evren onun için kalıcı bir şeydir ki, gene de salt bir görüngü ya da kendinde hiçbir varlığı olmayan bir ayrımdır.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 126

47-) Bakınız Michel Foucault, Maurice Blanchot: The Thought from Outside,. çev. Brian Massumi, in Foucault/Blanchot (New York: Zone Books, 1987), s. 55.

48-) Blanchot, The Space of Literature’da şöyle yazar: “Zamanın yokluğu bütünüyle olumsuz bir kip değildir. O, inisiyatif imkansız olduğunda hiçbir şeyin başladığı bir zamadır.” (SL 30)

49-) Blanchot, The Infinite Conversation’da, “Dil, dil deneyimi -yazma- bizi bütünüyle başka bir ilişkiye götürendir, üçüncü bir tür ilişkiye,” IC 73. ‘Üçüncü bir tür ilişki’ Blanchot’da daima yerinden çıkarmadır, bir birleşme ilişkisi değil… (Bakınız IC 67)

50-) Blanchot’nun Bekleyiş unutuş’unda Elle II’ya dikte etse de o, gene de, kendiliğinden yazar. Elle kendi hikayesini gözden geçirebileceği ve ona “yanlış gibi görünen her şeyi silebileceği” fırsata sahip olsa da, onun için aleni yanlışlık hesabına hangi öğelerin eleneceğini belirmek imkansız gelir. (Bakınız AwO 1)

51-) Blanchot, The Infinite Conversation’da şöyle yazar: “İnsanla olan bu ilişkim içerisinde esaslı olarak benim kavrayışım dışında olanla ilişkideyim; ve bu ilişki Dışarının o belli kapsamını ölçer.” (IC 69)

52-) Blanchot, The Infinite Conversation’da şöyle yazar: “bu ilişkide… biri diğeri tarafından asla kavranmaz, onla bir birlik, bir ikilik ya da mümkün bir birlik oluşturmaz; biri diğerine yabancıdır… Biz buna yansız (neutral) deriz.” (IC 73)

53-) Blanchot’nun Bekleyiş unutuş’unda yazmanın kişisel olmayan karakteri, Fransızca’da daha çok tanınan tu’dan ziyade (sen) karakterlerarası hitap biçimi olarak resmi vous’nın (siz) daha sık kullanımı tarafından yoğunlaştırılır.

54-) See Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 58: “Bilinç kendi yanından bu pekinlikte salt arı Ben olarak vardır; ya da Ben salt arı olarak ondayımdır ve nesne de salt arı Bu olarak.” (G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 2004) s. 77

Not: Bu yazı, Monokl'un 2007 Şubat'ında çıkan 2. sayısında yayımlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kullanılmaması rica olunur...

26.6.08

MonoKL 2: Unutuş, Patafizik Koleji, Görsel Şiir -İÇİNDEKİLER-

labirent

hiç unutuşun yazısı: volkan çelebi, cem kurtuluş, b.azra karasu, selin turan
masal: başak kara
unutuşlar metni: volkan çelebi

tirşe işığı

- kendiliğindenlik miti ve teleoloiik arzu: alp burak
- pencereden görünüm: henri lefebvre
- cioran der ki: emile cioran
- nam june paik: nejat merey
- next babyloni isınma turu kazaları: marcos novak
- sopranolarda (cantatrix sopranica l) domates mevzulu bir organizasyonun deneysel olarak ispatı : georges perec

laterna magika

- on iki ton müziği: görkem göğüş
- müzik, şiddet, hakikat: ben watson
- schoenberg’ in avangard “beklentisi”: cihan kurt
- in memoriam ligeti: hüseyin evirgen
- terapi ve teori arasında gürültü: mutlu yetkin
- müziğin şeffaflığı; kültürel ve ekonomi politiği üzerine: muzaffer çorlu

orpheus

- geceleme & yamulduğu zaman: cem kurtuluş
- sestina: serkan işın
- çocuklar toprakla oynuyor: ufuk kızılgedik
- kımıl: çağla cömert
- isimsiz: raz
- suskun çocuğun şehrinde & sair la- azazel: ali tirali

fantasmagorie

- sürrealizm ve kadın: tan tolga demirci

ars poetika

- yeni görsel ve sessel şiir için manifesto: pierre garnier
- çoğul şiir manifestosu: enzo minarelli
- manifesto: paul de vree

diegesis

- afife’ nin unuttukları: b. azra karasu
- plastik bir cinayet veya neden ölmeliyim? : fatma cihan akkartal
- neşter: ertan arslansoy
- gün: duygu ergun
- bezden bebek: cihan dağ
- nocturnus familyasından runsoctnu & nocturnus familyasından nctrn - souu : r. oktay çubukçu
- bar sonatları 2 : herve le tellier

unutuş

- bekleyiş, unutuş: maurice blanchot
- er ve unutuş: ahmet soysal
- unutma ve tamamlama: nami başer
- bekleyiş unutuş’ ta zamansızlık ve hegel blanchot söyleşisi: rhonda khatab
- bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutmak ise özgürlük: mehmet ali sarı
- penisin ve vajinanın ötesinde: popolarda inecek var! anal bir felsefeye giriş denemesi: leyla büyükbaş ve pakize derinsuyu
- cennet: ertan arslansoy
- lethe ve aletheia: selin turan
- proust ve unutuşun hakikati: selin ever
- 1968’ i unutmak: m. mukadder yakupoğlu
- benjamin’ den blanchot’ ya anımsayı unutmak: amresh sinha
- heidegger ve lacan: selin turan- derleme
- kültürel unutuş/unutmayış: türkiye’ de bellek ve sanat: burcu pelvanoğlu
- unutuş: görkem göğüş
- sinemada amnezi: tuna yılmaz
- kum saati: özlem taşkıran
- varlığı unutmak: heidegger’ de varlık sorununa kısa bir bakış : mert bahadir reisoglu
- kaib(unuituk~k): b.azra karasu

görsel şiir

- dada korkut; görsel şiir de neyin nesidir : serkan işın
- öznel asemik kaziyeler: jim letfwich
- görsel şiir soruşturmaları: ayşegül tözeren, barış çetinkol, barış özgür, zafer yalçınpınar, davut yücel, ali ömer akbulut, derya vural, suzan sarı, deniz tuncel, özcan türkmen
- görsel işler:
serkan işın – sakat a, tekstir, hegel, eski bir dosta veda
deniz tuncel – bir kış oyunu
suzan sarı - uzaktan düzen, message failed
ayşegül tözeren – stigmatizasyon, terapi odası
zafer yalçınpınar – sil baştan kara gemisi
derya vural – hikaye yok sadece şiir, düşünce özgürlüğü

patafizik koleji

- patafizik koleji nedir? alaister brothcie
- kolej öğrencisinden patafizik dersi verilir! polonyalılar olmasa polonya olmazdı! : mustafa uzuner
- patafizik kolejinin tüzüğü: derleme, mustafa uzuner
- vantriloklar için megafon, mustafa uzuner

gramma

- ölüm yazı vücut ile ilgili 2 : ahmet soysal